anlamak sevgilim…

dil veya lisan, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir araç, kendisine özgü kuralları olan ve ancak bu kurallar içerisinde gelişen canlı bir varlık, temeli tarihin bilinmeyen dönemlerinde atılmış bir gizli anlaşmalar düzeni, seslerden örülmüş toplumsal bir kurumdur.* dilin doğuşu, ilginç teoriler barındırır:

1) dini teori: Allah Adem’i yaratmıştır ve Adem’in seslendirdiği her canlının ismi o olmuştur. Bir Hindu inanışına göre lisan evrenin yaratıcısı Brahma’nın eşi tanrıça Sarasvasti’den gelmektedir. Bir çok dinde insanların lisanları ile yaratıldıkları inancı vardır. Teoriye göre insan denilen varlık tek bir atadan gelmişse, insanla birlikte gelişen dil de tek bir kökenden gelmiş olmalıdır
 
2) yansıma teorisi: İlk insanlar, çevrelerindeki sesleri taklit ederek ilkel dilleri oluşturmuşlardır. Modern bütün dillerde doğal ses yansımalarına karşılık gelen kelimeler bulunmaktadır. Bu da yansıma teorisini desteklemektedir. İngilizcede splash, boom, bang bu tür yansıma kelimelerdir. Buna rağmen somut olmayan, ses olgusuna sahip olmayan kelimelerin oluşumunu bu teori ile açıklamak zordur. 
 
3) ünlemler teorisi: İlk insanlar, korkularını, acılarını, sevinçlerini, ruh hallerini dışa vuran sesler oluşturmuşlar, böylece dil oluşmuştur.
 
4) birlikte iş teorisi: İlk insanlar, işleri birlikte yapmaya başlamışlar, birlikte tempo oluşturmuşlardır.
 

dilin gelişimi her nasıl olursa olsun, dilin gelişimini ilginçleştiren bir ayrıntı vardır dilin özellikleri arasında. dil, toplumsal ihtiyaçları karşılamak için doğmuş olabilir. bir insandan bir başkasına aktarılacak ‘şey’leri belirlemek amacıyla. fakat yalnızca bu yönce geliştiği söylenemez. insan beyni, 5 duyudan öğrendiği ‘şeyleri’, bu duyular yoluyla hatırlanacak imgelerle kodlar. 

kelime haznesi çapındaki dünyasına “şuna ve şuna benziyor” diye alır örneğin. ya da sadece bir koku olarak, “bu kokuyu, şurada duymuştum” diyecek kadar aktarabilir. soyut ve dil üzerinden öğrendiği diğer tüm şeyleri ise, kendi kelime haznesi çerçevesinde, daha önce bildiği diğer kavramlarla ilişkilendirerek, zıtlayarak ya da benzeştirerek alır. 

kelime haznesi ve tanımları ne denli genişlerse, düşüncesinin boyutları da o ölçekte gelişir. böylece dil’i toplumsal olanın yanında, kendine has bir gelişim de gösterir. bu kendine has dil, başkalarıyla paylaşım yoluyla gelişir. belki topluma mal olur. belki de olmaz kimbilir. fakat dil, bu noktadan sonra, artık yalnızca toplumsal ihtiyaçları karşılamak amacıyla gelişmez. daha çok, kimi iç maceraların aydınlanmasında yol gösterici ve aktarıcı rol üstlenir. 

demek istenilen şu da olabilir: ağzından çıkan, senin anlattığın, başkasının anladığı kadar ya hani, o arada anlaşılamayan da, asla anlaşılamayacak ya hani… 

anlaşmak mümkün değil yani. anlamak bir rüya gibi…


*Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, s.3, Bayrak Basım, İstanbul: 2008

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir