poğaça güzelleme

ifadenin içeriğinden çok, biçem de belirleyebilir anlaşmayı. aynı ifade çok farklı biçemlerle de aktarılabilir.

örneklem no:1 (poğaça güzelleme)

divan edebiyatı:


isteye şu poğaçayı aşkile nâlan olup
sebâha ermeye ol aşk mâni olur

toplumcu gerçekçi: 

Continue reading “poğaça güzelleme”

.

.

sürekli titreyen nebîm

sol elim.

d-n-m

ses ve biçem üzerine d-n-m

neden neden diye sorar durur 
gözleri yaşlı yaşmaklı kadın 
yaşını başını almış o tavırla 
yaşımız geçti dünyayı kurtarmaya: 
yaş bir ağacın serseri dalı değil 
yaşamın kuytu köşelerinden çıkmış, 
ununu eleğini asmış adamlarız artık. 
yaşananlara hayretle bakıp 
küfürler sallarız anca…

ben sana bu acıyı anlatamam müberra

bi de toplumcu gerçekçi olsam:

BEN SANA BU ACIYI ANLATAMAM MÜBERRA

babanın devrimci anılarıyla da yarışamam ben
-ben babanın o dönemlerini de sevmem ya,
gökdelenlerin ihtişamına yenilmiş, ihale yarışlarında
hükümet yanlısı bir amcamız bugün sonuçta-
bugün bir kardeşim vuruldu ak alnından sabahın ilk ışıklarıyla
ben sana bu acıyı anlatamam müberra,
vaktiyle bir türk gölü olan suların ortasında, bir kardeşim
makineli tüfekler karşısında, gözlerinde çakan korku ve hırsla
“onun da ne işi var canım orada?” diyen amcasının sesi kulaklarında
“ben yanmasam sen yanmasan…” dizeleri arasında aklı karışık
ben sana bu acıyı anlatamam müberra
bir kafir bir müslümana vurduğunda “babanın deyimiyle”,
iki oyuncak asker görüyorum ben ekranda.
sen alış veriş merkezlerinde kahraman babanın parasıyla
bana neler alacağını düşünürken, abinin arabasında
kayınbiraderlerimle hız testi yapıyoruz otobanda…

ben sana bu acıyı nasıl anlatırım müberra?

kendime anlatamadığım bu ihanetle sırtımda…

hal bu ki

keats’e öykünsem?

hal bu ki, geçmiyor yolumuz mut’un yakınından,
sen ey deniz kızı, uzaklaşma aramızdan.
senin çağrınla yıkılsa da başımıza bu sahte gemi
al eline dizginleri… şarkın ayrılmasın yeter, kulağımızdan.
ve silahımızı teslim ederek uğraşın orta yerinde,
koşuyoruz bir düşe ya da ölüme
gelecek gibi ardımızdan…

Görkemle

Kılıcın arzusuna boyun eğ mavi gök
Ağaçlar ve yeşeren karanlığın çağrısına
İçinde büyüyen kan açlığı ey tomurcuk
Sabahı bekle ki açılsın kara kapısı
Mabedine uzanan yolun sapkın çiçekler açmış
Ağaçları arasında kirli patikalar boyu:
Sunağının zevke davet eden kokusu.
Çürükler ve yara izleri dolu göğsü
Leş kuşlarını çeken cılız nefes
Bırak sararan yapraklar kaplasın cesedini
Kasvet mağlup oldu coşkunun yürekli ordusuna
Korku gerçeğin kılıcıyla yürüyor geceleri
Ve efsaneler fısıldayan keşişler ürüyor kibirle
Doğrul sevimsiz kişi ve sıvan pislikle
Genç solgun tenini gizle.
Yüzüne geçir çirkin sırıtkan maskeni; herkes gibi
Sen de ellerinde kanla doğdun: utanma sinsi gölge
Dik tut sırtını yücelsin arsızlığının kanatları
Zikrinin yapıldığı bu isli dehlizlerde müridlerin
Buruşuk ağzından çıkacak heceleri bekliyor.
Savaş ve intikamla beslenen kabuk,
Gecenin gösterişli efendisi çağırıyor adını.
Biz yalanın ve çirkinliğin iki yenik savaşçısı;
Tüm muştuları ıskalamış düş kaçkınları, ey dost!
Kabul et…
Görkemle son bulsun çekilişin, ellerinden gecenin.
Mağrur yürüdüğümüz karanlık çağ;
Kapandı…

01.05.2006

üç nokta

yapışkan zaman boşlukları düşer başımıza
semâdan alevler saçan gök taşları gibi
insan ne idüğü belirsiz düşlerdir aslında
sürekli kımıldayan huzursuz bir larva
kanatları çıksın diye beklerken, kozası yanan
içi geçmiş umutsuzluktan müteşekkil posa
şöyle adlı adınca oturup kalakalmadan deverânın askısı
kilitli bir hece boylu boyunca dudaklarımızda başlayıp
uzanan gecelere adsız bir tepkime içre
bıçağın keskin ucu: kösnül damla
hayat işte asılı kalır bir bacağından havada